Sultanahmet’teki Ramazan etkinlikleri estetik fakiri

19 Temmuz 2008

Bizans’tan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e hiçbir dönemde önemini kaybetmeyen Sultanahmet Meydanı, son yıllarda yeni bir geleneğe ev sahipliği yapıyor.

12. yaşını kutlayan Sultanahmet Ramazan Şenlikleri’nde meydan dolup dolup taşıyor. Ancak bu durum bir tartışmayı da beraberinde getiriyor: Bu şenlikler tarihî meydana ne kadar yakışıyor?

İstanbul’da Ramazan gecelerinin eskiden beri renkli geçtiği herkesin malumudur. Gündüzleri Fatih ve Beyazıt camilerinin önünde sergiler kurulur; kıymetli tesbihler; Şeyh yahud Hafız Osman hattıyla kelam-ı kadimler; en nadide sanat eserleri meraklıları için arz-ı endam edermiş. Sergileri gezmeye gelen kübera ve ulema dükkanlarda oturur, seviyeli sohbetler yapılırmış. Geceleri teravih sonrası semaî kahvehanelerinde atışmalar yapılır, Karagöz oynatılır, musikî fasılları geçilirmiş. Bu geleneği yaşatmak isteğinden yola çıkan Sultanahmet Şenlikleri de belediyenin gerçekleştirdiği iyi niyetli bir girişim. Fakat, bu düşüncenin uygulamada Sultanahmet’in tarihî dokusuyla ne derece uyuştuğu, İstanbul’un kültürünü ne kadar yansıttığı tartışmaya açık. Başına ‘tarihî’ ve ‘Osmanlı’ sıfatı eklenmiş her türden yiyecek içecek maddesi satılan dükkanlar; karmakarışık müzik sesleri, sucuk kokuları; komik padişah kıyafeti taklitleri ne meydana ne de en nadide eserleri burada yer alan köklü medeniyete yakışıyor. Etkinlik kapsamında gerçekleştirilen gösteriler ise bu keşmekeş içinde kayboluyor.

İstanbul Ramazan’ı bu değil

Türk ve İslâm Eserleri Müzesi Başkanı Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, tarihî dokuya zarar vermeden bu tür etkinliklerin yapılabileceğini söylüyor. Halihazırdaki etkinliklerin ise üçüncü sınıf eğlence halini aldığına dikkat çeken Kılıç, “Ramazan gerçekte nasıl kutlanırdan ziyade bir şenlik havasına dönüşmüş. İstanbul’un Ramazan kültürünü yansıtmayan, Anadolu’nun bir köyündeki pazar manzarası var Sultanahmet’te. Ramazan’ın içi yavaş yavaş boşaltılıyor. Ölçüsünü tutturmak kaydıyla daha nitelikli etkinlikler yapılabilir.” diyor. Sultanahmet Meydanı’nda 1870′lerde büyük bir sergi kurulduğu ve pek çok ürünün teşhir edildiği bilgisini veren Prof. Dr. Semavi Eyice de, “Şimdilerde kurulan stantların Osmanlı kültürü ile ilgisi yok. Pazar havasında bir koşturmaca var sadece.” diyor. Gazeteci-yazar Beşir Ayvazoğlu da Ramazan şenliklerinin mevcut durumundan rahatsızlık duyanlardan. Sultanahmet’in milyonlarca insana çiğnetilmesini doğru bulmadığını söyleyen Ayvazoğlu, “Şenlikler başladığında, Beyazıt’taki Ramazan sergilerinin ihya edilmek istendiğini düşünmüştüm. Fakat Sultanahmet, güya eski İstanbul evlerinin havasını vermek için yapılmış tiyatro dekoru bile olamayacak komik kulübeleri, sucuk dumanları, birbirine karışarak kakofoniye dönüşen müzik yayınları, çimenlere yayılmış kalabalıkları, oraya buraya atılmış çöpleriyle tam bir görgüsüzlük meydanı haline getirildi.” diyor. Belediyenin iyi niyetinden kuşku duymadığını belirten Ayvazoğlu, daha uygun bir mekânda daha zekice düzenlemeler yapılarak geleneğin doğru dürüst ihya edilmesi tavsiyesinde bulunuyor.

Cami önlerinde gerçekleşen şenliklerin bir diğer mahzuru ise Mahmut Erol Kılıç’ın da dediği gibi Ramazan’ı gerçek mahiyetinden uzaklaştırması. Pek çok selâtin camii lebaleb dolarken, Sultanahmet Camii gürültü yüzünden teravih namazlarında yeterli ilgiden mahrum kalıyor. Oysa bu mimari şaheserin, enderun usûlü teravihlerle, mukabelelerle, sohbetlerle şenlendirilmesi gerekiyor. Bu durum diğer camiler için de geçerli. Cami çevrelerindeki etkinliklerin ibadet adabına uygun olması gerektiğini belirten İstanbul Müftü Yardımcısı Yusuf Kavaklı, geçen yıl Fatih Camii avlusuna kurulan Ramazan çarşısının bu yıl belediye ile görüşülerek başka bir alana kurdurulduğunu söylüyor. Kavaklı, “Huşu içinde teravih namazını kılmak isteyenlere yardımcı olmamız gerekir.” diyor.

Sultanahmet Şenlikleri’nin ev sahibi Eminönü Belediye Başkanı Nevzat Er, etkinliklerin daha düzenli olması için gayret ettiklerini söylüyor. İnsanların burada mutlu olduğunu belirten Er, “Bazıları ‘Alanı kirletiyorsunuz. Turizme uygun değil’ gibi iddialarda bulunuyor. Biz bu iddiaları çürütme gayretinden çok, etkinliğin nasıl daha güzel, faydalı olacağına bakıyoruz.” diyor. Geçtiğimiz yıllara göre stant sayısının azaltılması gibi birtakım tedbirler Başkan Er’in sözlerini destekliyor. Fakat Sultanahmet Meydanı’nın Ramazan’ı kendine yakışan tarzda idrak etmesi için çok daha planlı çalışmalar yapılması gerekiyor.
 
Musa İğrek - Mükremin Albayrak

Zaman

Teravih orucun meyvesi gecenin bereketidir

19 Temmuz 2008

Teravih, “20 rekat mı, yoksa değil mi?” gibi anlamsız tartışmalara kurban edilmeyecek derecede kıymette bir nafile namazdır. Ramazan gecelerini manevi nuruyla aydınlatan, ruhlara hayat bahşeden teravihi ihmal etmeyelim.
 
Teravih ramazan ayına mahsus bir gece namazıdır. Yatsı namazından sonra kılınır. Kadın erkek her müslüman için sünnet-i müekkede bir namazdır. Kılınmadığı takdirde kazası gerekmez. Tek başına kılınabildiği gibi cemaatle kılınması kifai sünnettir. peygamberimiz cemaatla namaz kılmaya olan iştiyakına rağmen farz namazları dışında sadece teravih namazını cemaatle kılmışlardır.

Teravih namazını ilk olarak Sevgili Peygamberimiz (sas) bir ramazan gecesi ashabı ile birlikte kılmışlardır. Ertesi gün duyulunca cemaat artmış yine teravih namazı beraber kılınmıştı. Üçüncü gece cemaat daha da çoğalmış yine Resulullah (sas) hanesinden çıkıp teravih namazını ashabıyla kılmışlar ancak dördüncü gece cemaat mescide sığmayacak derecede çoğalınca Peygamberimiz yalnız yatsı namazını kıldırarak hanesine çekilmiş teravih namazı için çıkmamış ve sabah namazına kadar bekleyen cemaata namazdan sonra “Teravih için beklediğinizi biliyordum fakat üzerinize farz olur da edasından aciz kalırsınız diye korktum.” (Buhari 2/252; Müslim 1/524) buyurmuştur. O günden sonra herkes teravih namazını evinde veya mescidde kendi kendine kılmaya devam etmiştir.

Hz.Ömer (ra) hilafeti sırasında bu konudaki dağınıklığı önlemek için Ubey İbn-i Kâ’bı imam tayin ederek teravihin cemaatle kılınmasını başlatmıştır. Daha sonra Hz.Ali (ra) de hilafeti döneminde bu namazı teşvik etmiş ve “Ömer mescidlerimizi teravihin feyziyle nurlandırdığı gibi Allah da (cc) Ömer’in kabrini öyle nurlandırsın” diye memnuniyetini belirtmiştir.

Hz.Ömer zamanındaki cemaatla kılınan teravihin kaç rek’at olduğu hakkında iki rivayet vardır: Vekî’ın malik İbn Enes’den onun da yahya İbn Sa’d’dan rivayetine göre Hz.Ömer görevli birisine cemaatına yirmi rek’at kıldırmasını emretmişti.(El-Kitabu’l Musannef Li İbn-ı Ebi Şeybe 2/163-164)

Hz. Aişe’den Hz.Peygamber’in ramazanda ve sair gecelerde, bir rivayette onbir, diğer rivayette onüç rek’attan fazla namaz kılmadığı hakkındaki sahih rivayete ilaveten Hz.Ömer’in de Muvatta’daki rivayete göre onbir rek’at kıldırması için Ubey İbn Kâ’b’a emir verdiği hakkındaki rivayetleri karşısında Beyhakî’nin Said İbn Yezid’den Hz.Ömer döneminde teravihi yirmi rek’at kıldıklarına dair rivayetini İmam Nevevî izah ederek “Hz.Ömer’in onbir rek’at emri, döneminde ilk kılınan teravih gecelerine aitti. Sonra teravih yirmi rek’at olarak yerleşmişti. Şimdiye kadar devamedegelen de budur.” (İbn-ü’l-Hümam Fethu’l-Kadir C.1 Sh.334) demiştir.

MUSTAFA AYDIN
Zaman

Anadolu yakasının ilk selâtin camii: Mihrimah Sultan

19 Temmuz 2008

Osmanlı’da 46 yıl ile en uzun süre padişahlık yapan ve Avrupalıların ‘’Muhteşem Süleyman’’ ismiyle tanıdığı Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan tarafından yaptırılan ve kendi adını taşıyan cami, Anadolu yakasının ilk selâtin camii olma özelliğini taşıyor.

Üsküdar İskelesinde Sultan 3. Ahmet Çeşmesinin karşısında bulunan ve İskele Camii diye de isimlendirilen cami, 1547-1548 yılları arasında inşâ edildi.

Eski Osmanlı kaynaklarında, camiden ‘’denizin dudağında kurulmuş’’ anlamına gelen ‘’Leb-i derya’’ olarak söz ediliyor.

Kanuni Sultan Süleyman, Rus asıllı cariyesi Hürrem’den olan tek kızına Farsça ‘’güneş ile ay’’ anlamına gelen Mihrimah ismini verdi. Mihrimah’ı 1539’da 17 yaşına geldiğinde, Hırvat asıllı devşirme 39 yaşındaki Diyar-ı Bekir Beylerbeyi Rüstem Paşa ile evlendirdi.

Mihrimah, kocası Rüstem Paşa sadrazam olduktan 4 yıl sonra 1548’de Mimar Sinan’a Üsküdar’daki camiyi yaptırdı. Mimar Sinan aynı yıllarda hem Lâleli’deki Şehzade Camii’ni hem de Mihrimah Sultan Camii’ni inşâ etti.

Üsküdar’daki bu cami, medrese, imaret ve handan oluşan külliyesi ile Üsküdar’ın ilk anıtsal yapısı olarak selâtin camileri arasındaki yerini aldı.
İLK VE SON OKUNAN EZAN

Rivayete göre Mihrimah Sultan, İstanbul’da ilk ve son okunan ezanın kendi adına yapılacak camilerden yankılanmasını ister. Üsküdar ve Fatih’te yaptırılan camilerle bu arzusuna ulaşır.

Evliya Çelebi, ‘’Seyahatname’’ adlı eserinde Mihrimah Sultan Camii hakkında şunlar yazıyor:

‘’Mihrimah Sultan Camii, iskele başındadır. Bu camiyi Sultan Süleyman Hicrî 954, Milâdî 1548 tarihinde yaptırıp, sevabını kerimesi Sultan merhumenin ruhuna hediye etmiştir.’’

 

MİMAR SİNAN’IN İLKLERİ

İstanbul’un göbeğinde bir pırlanta: Nur-u Osmaniye Camii

19 Temmuz 2008

Camilerin Hikayesi
 
İstanbul’un göbeğinde bir pırlanta: Nur-u Osmaniye Camii

 
 
 
1. Mahmud döneminde inşâsına başlanan ancak padişahın ölümüyle kardeşi III. Osman tarafından tamamlanan batı tarzı Barok üsluptaki Nur-u Osmaniye Camii’nin üç boyutlu taş süslemeleri, dünya sanat araştırmacılarını kendisine hayran bırakıyor.

Yapımına 1748 yılında başlanan ve 1755 yılında tamamlanan cami, klasik Osmanlı mimarisinden farklı olarak batı mimarisinin etkisiyle yapılmış ilk camilerden biri olarak nitelendiriliyor.

Sanat Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Doğan Kuban, Selatin camileri içinde en önemlisinin Nuru Osmaniye Camii olduğunu ifade ederek, caminin, Canzade Şeyhülislam Hoca Sadettin Efendi’nin eşi Fatma Hatun’un harap durumdaki mescidinin yıkılması üzerine, çarşı esnafının Sultan I. Mahmud’dan cami yapılmasını istemesiyle ortaya çıktığını söyledi.

Kuban, şehrin göbeğinde yapılması tercih edilen camiye ilişkin birtakım hikâyeler aktarıldığını ifade ederek, şu bilgileri verdi:

‘’I. Mahmud, biraz değişik bir yapı istemiş. Hatta bir rivayete göre ‘Niye kiliselere benzeyen bir cami yapmıyoruz?’ demiş. Nuru Osmaniye diğer camilere benzemiyor. Rum Mimar Simeon tarafından yapılan tek kubbeli büyük bir cami. Osmanlı mimarisinde 18. yüzyılda daima Hristiyan mimarlar çalışmış. O sırada Avrupa’ya bir ölçüde açılmış bir Türkiye var. XV. Louis Fransasına açılmış bir Türkiye var.’’

Nur-u Osmaniye Camii’nin, inşa edildiği dönemin Barok üslubunun uygulandığı özgün bir yorum olduğunu dile getiren Kuban, ‘’Nur-u Osmaniye, klasik Osmanlı cami tasarımının olağanüstü, kişisel yorumlanmış şekli. O, klasik dönemdeki yeni camiler içinde en önemli camilerden. Avrupa Barok’u dünyanın her tarafında uygulanmış ama Türkiye’deki yorumu tamamen bize özgü. Başka da yok. Nur-u Osmaniye Camii, şehrin göbeğinde İstanbul’un pırlantalarından biri’’ diye konuştu.

MİMARÎ ÖZELİKLERİ

Mimarı Simeon Kalfa olan Nur-u Osmaniye Camii, iki kapılı, 12 sütunlu, 14 kubbeli Barok üsluptadır.

Cami, revaklı geniş bir dış avlu ile çevrilidir. Bu avlu klasik plan üslubundan tamamıyla farklı olarak yarım daire şeklindedir.

Klasik üsluptaki cami avlularında görünen şadırvan burada bulunmamaktadır.

İki taraftan geniş merdivenlerle çıkılan caminin giriş kapısı üzerinde Hattat Eğrikapılı Rasim’in yazdığı bir kitabe yer almaktadır. Girişin iki tarafındaki âyetleri de Hattat Fahrettin Yahya yazmıştır.

Caminin ibadet mekânını örten kubbesi, klasik Türk mimarisinde görülen uygulamalardan farklı olarak payeler yerine duvarlar üzerine oturtulmuş ve ağırlık buraya verilmiştir.

Mihrap dışarıya doğru çıkıntılı olup, üzeri yarım bir kubbe ile örtülüdür. 25 metre çapındaki kubbenin eteğinde 32 pencere bulunur.

Sultan III. Osman’ın nuru olarak isimlendirilen cami, klasik mimariden farklı olarak beş sıra halinde 174 pencere ile aydınlatılmıştır.

Mihrabın sağından başlayan Fetih Sûresi, mermer üzerine oyularak bir kuşak gibi bütün camiyi çevrelemektedir. Pencere üzerinde, renkli taşlar üzerine hadisleri hattat Bursalı Müzehhip Ali Efendi ‘’Celi Sülüs’’ ile yazmıştır.

Taş âlemli ikişer şerefeli iki minaresi vardır. Osmanlı mimarisinde taş âlemler ilk kez burada kullanılmıştır.

Kütüphanenin sağında III. Osman’ın annesi Şehsuvar Sultan’ın türbesi bulunmaktadır. Yapı topluluğunun imareti ve medresesi caminin kuzeyinde, Kapalı Çarşı yönünden avluya girildiğinde sağda yer almaktadır. Türbe ve kütüphane, hünkâr mahfilinin arkasında yer almaktadır.

Yeni Asya